« Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa »

Ocak 12, 2007

Mescid-i Aksa Müslümanlarındır

       Yeryüzünde değeri en yüksek üç mescidden birisi Mescid-i Aksa'dır. Peygamberimiz (S.a.v) bir Hadis-i Şeriflerinde:
        " (Namaz ve ibadet için) hiçbir mescide sefer edilmesi doğru değildir. (Fazla sevap umarak) yalnız şu üç mescide sefer edilir. Mescidi Haram, Mescidi Resul ve Mescid-i Aksa" buyurmuştur.
        Bu hadise göre Mescid-i Aksa dünyanın en değerli mescidlerin üçüncüsüdür.
        Mescid-i Aksa Hristiyanlar ve Yahudilerce mukaddes mabed olarak kabul edilir. Bilhassa Yahudiler bu sebeple orayı daima ele geçirmeye çalışmış ve bu uğurda herşeyi göze almışlardır. Çünkü Yahudiler Mescid-i Aksa'yı yıkıp Süleyman Tapınağı yapmak düşüncesindedirler. Bu uğurda  Yahudilerin  böl-yönet politikaları etkili  olmuştur. Türkiye'mizde de Yahudi teşkilatlarının fazla olması sebebiyle ve İslam'ı yok etmek amacıyla birçok televizyon, gazete , dergi  gibi  önemli basın-yayın organlarını ele geçirmiş durumdadırlar. Türkiye'de de kendini gizleyen sinsi Yahudiler alçak planlarıyla İslam ruhunu yok etmek için çeşitli kalıplara girmişler. Türkiye'de Sabetayizm varlığı İslam için tehlikeli unsurudur. Kendileri yukarıda bahsettiğim gibi basın-yayın organlarını ele geçirmişlerdir. Bu basın-yayın organları olarak Sabah, Hürriyet,Milliyet, Radikal, Vatan gibi Siyonist gazete gruplarıdır. Ayrıca Türkiye'de bazı televizyon kalanları özellikle "Ntv,CnnTurk,Kanald, Atv, Star, Flash, Show" gibi gizli Yahudiler tarafından ve masonik çevreler tarafından da korunmaktadır. Son olarak; ALLAH bozguncuları sevmez ve münafıkları da...
        Mescid-i Aksa Yüce Allah'ın  Sevgili Peygamberleri tarafından yapılmış, korunmuş ve Kur'an-ı Kerim'de övülmüştür. Bu sebeple oraya sahip olmak ve onu layık olduğu şekilde korumak öncelikle Müslümanların görevidir ve hakkıdır...
       

Aralık 29, 2006

Kurban Bayramı



          Hacılar, Yüce Allah’a yakınlaşmada güzel anları bekliyorlar. Bugün insan, hayatının en değerli ürününü, mabud’u hoşnut kılmak için kurbangâha götürüyor… Kurban bayramının tüm İslam alemi için bereket ve hayırlara vesile olması temennisiyle….

Bayram gününde hacılar Meşâr’dan Minâ’ya geçip, orada şeytan taşlama amelini yaparlar. Ümit dolu ve aşık insan kalabalığı, küçük taşlarla şeytanı ve sapıklığı simgeleyen sütunları taşlayıp, iç ve dış şeytanlara karşı nefreti ilan ederler. Daha sonra Allah’a yalvarmak ve yakınlaşmak niyetiyle kurban keserler. Kurbanlık eylemi, hz. İbrahim’in fedakârlığını hatırlatıyor. Kur’an-ı Kerim Sâffât sûresinin 101 ve 102. ayetinde şöyle buyuruyor:

“Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece çocuk onun yanında koşabilecek çağa erişince İbrahim ona: “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşünüyorsun? Oğlu İsmail dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.”

Bu diyalog sürecinde sefa dolu bir dünya, rıza ve ilâhi aşk göze çarpıyor. Nitekim Allah’ın yüce peygamberi hz. İbrahim as. ile oğlu hz. İsmail as. Kulluğun en yüksek merhalesi olan fedakârlıkla Allah’a karşı tam teslimiyet sahnesini sergiliyorlar. İbrahim, oğlunun yüzünü karatoprağa dayayıp, onu kesmeye hazırlandığında Allah onun kadir ve menziletini yüceltip, İsmail’in yerine bir çok göndererek şöyle buyurdu:

“Ey İbrahim, sen rüyanda görevlendirildiğin yükümlülüğü yerine getirdin. Biz böylece hayır işleyenleri mükafâtlandırırız. Gerçekten bu açık bir imtihandır. Biz büyük bir zibhi ona feda ettik. Onun güzel adını gelecek ümmetlere miras bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Bizler iyilik ve hayır işleri yapanları bu şekilde mükafâtlandırırız. O bizim en inançlı kullarımızdandı…

Kurban bayramı, Hacc ibadetinin zirvesidir. Minâ’da hacıların hakikati arama ve Allah’a ulaşma coşkusu yüzlerinden okunuyordu. Allah’ın aşkına tutkun insanlar, büyük bir coşku ve şevkle ihlas’ın göstergesi olarak en sağlam bir hayvanı seçip, kurban etmeye çalışıyorlar. Çeşitli kültürlerde bayram ve şenlik, tabiattaki bir dönüşümle birlikte yaşanır. Fakat İslam kültüründe bayramın özel bir yorumu vardır.

İslam’da bayram, bir mesuliyeti başarılı bir şekilde yerine getirmek, ahde vefa ve marifet elde etmekle bağlantılı bir şenliktir. Bu nedenle bir aylık oruç tutma, riyazet ve sakınmanın sonunda Ramazan bayramı yaşanır. Marifet kapılarının da insana açılması Bayram olarak nitelendirilir. Çünkü böyle bir durumda insan hayat ve varlık aleminde yeni bir kavramla karşılaşır. Emir’ül-Mü’minin hz. Ali as. da, bayramı insanın kötülük ve günaha bulaşmadığı gün olarak nitelendiriyor. Çünkü günah ve hata, insanın kalbini lekelendirip, karartır. Günah işlemekle insan cehalet ve sapıklığın en can alıcı uçurumuna yuvarlanır. Müslüman Arif ve Erenler de, bayramı mâşuk ve sevgilinin ayakları önünde kurban olmak ve canını fedâ etmek olarak nitelendirirler. Bunun zahiri sembolü ise kurban bayramıdır.

İnsan, hediye olarak bir hayvanı kurban etmekle, aslında bütün istek ve bağımlılıklarını kurban etmiş olur. Şimdi herkes İsmail’in kim olduğunu bilebilmelidir. İnsan neye bağlı olduğunu, ilgi duyduğunu, neyin kendisini ilerlemeden alıkoyduğunu bilebilmelidir. İnsan, hangi bağımlılıkların hak yolunda ilerlemesini engellediğini bilebilmelidir. Bu bağımlılıklar makam ve mevki mi? Servet ve zenginlik mi? Evlat, eş ve dost mu? Aile ocağı mı? diye bu engelleri tespit etmelidir.

Mevlana Celaleddin, kendisinin Mabud’un ayakları altında kurban edilmesinin bayram sayılacağını kaydedip diyor ki: Bayram’da kurbanlık için kendi kendimizi besliyoruz. İşte aşıkların kasabı ne güzel kurban ediyor….. Bu güzel tabirlerle islami bayram, insanın özde yenilenmesi, hayatta pâk ve coşkulu duyguların yaşanması anlamındadır. Çünkü bu duygu, insanın Allah’la bütünleşme çabası sonucu hissedilir. Çünkü Allah Bedii’ussemavet vel arz’dır. Yeryüzü ve gökleri ibda eden Allah, yenilikçi, ibda edici ve yaratıcıdır. Yenilenme, dönüşüm ve gelişim Allah’ın mülkü kainatta ve melekût aleminde süreklilik arzeder.

Müslümanlar arasında kurban bayramı görkemli bir şekilde düzenlenir. Kurban bayramına kavuşmakla birlikte Moskovalı Müslümanların “Allah-u Ekber ve “La İlahe İllallah” nidaları yankılanır. Moskovalı Müslümanlar, özellikle genç kız ve erkekler, sabah vaktinin ilk saatlerinde Moskova camisine akın edip, bayram namazını ikame ederler. Rusya müftüler şurası başkanı, hacc’ı, müslümanların vahdet göstergesi ve kurban kesmeyi de, ilâhî aşk mekanında Rab’be her şeyi feda etme eylemi olarak nitelendiriyor.  Moskova’daki kurban bayramı sırasında camiinin etrafında Kur’an-ı Kerim, Mekke ve Medine posterleri ve diğer dini gösterge ve eşyalar sergilenir.

Özbekistan’daki Taşkent halkı kurban bayramı gününde namaz ikame edip, coşkulu toplantılar düzenleyip, birbirlerine tatlılar ikram ederler. Özbek halkı kurban bayramını tebrik etmek için akrabaları ve yakınlarını konuk olarak ziyaret ederler. Halk kesilen kurban etlerini yoksul kesimler arasında dağıtır. Pakistan ve Hindistan’da Müslüman halk kitleleri, kurban bayramı şenlikleri düzenlerler. Bu ülkede kurban bayramı bölgesel geleneklere uygun olarak kutlanır. Pakistanlı Müslümanlar yeni elbiseler satın alır ve üç gün boyunca bayram kutlamaları yaparlar.

Pakistanlı Müslümanlar kurban bayramında ilkin mezarlıklarda fatiha  okur, daha sonra bayram namazı kılarak, birbirlerine ziyaret ederler. Pakistan ve Hindistan’daki Kurban bayramı şenlikleri, bu bölge halklarının islami ayinlere olan ilgilerini gözler önüne seriyor. Kur’an-ı Kerim Mâide sûresinde Kurban kesmeye değiniyor ve Kurban kesmenin Kâbe gibi, halkın ihtiyaçlarına çeki düzen verme, beşerî toplumu fesat ve kötülükten arındırma görevi yaptığını belirtiyor. Kâbe, Beytul’haram ve ilahî güvenli ev olarak milyonlarca ihlaslı insanı kendi etrafına topluyor. Bu mukaddes odak, güçlü bir manyetik alan gibi, Müslümanları kendi cazibesinin içine çekiyor. Dünya Müslümanları nerede olurlarsa olsunlar Kâbe’ye yönelik, dost diyarında bulunmakla güç ve azamet kazanırlar.

Kurban bayramı, mümin insanın Allah’a teslimiyet ruhunun göstergesi ve Müslümanların kendi din ve inancını savunma hazırlığıdır. Hacc sûresinin 37. ayetinde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Kurbanlık eti ve kanı Allah’a ulaşmaz, aslolan şey sizlerin takvalı olmanızdır.

Bu yüzden insanın takva ve mükemmel bir insan olma yolunda ilerlemesi asıl hedeftir. Bağımlılık ve düşkünlüklerden sıyrılıp, kopmak, nefsani istekleri denetim altına almak, Hacc menasikinin en önemli dersi ve öğretisidir. Şairin tabiriyle;

İbrahim gibi can’ın İsmail’inden vazgeçmezsen Kâbe ziyaretin sadece şeytanı sevindirir.

“Kurban gününde kendisinden başkasını kurban edense şeytanın anlam ve mefhumunu asla anlamamış olur."

Kurban Bayramı tüm İslam alemine kutlu olsun.


Ekim 24, 2006

Bayramınız Mübarek Olsun

Ekim 17, 2006

Ünlü Brezilyalı Artık Müslüman

    Milan'ın yıldızı Kaka artık Müslüman. Brezilya Milli takımında da forma giyen Kaka İslamiyet'i seçmeden önce birçok kitap okuduğunu kaydetti.
  
Brezilya asıllı yıldız futbolcu Ricardo Kaka İslam"ı seçti. Geçen Kuveyt"e yaptığı bir gezi esnasında Müslüman olduğunu ilan eden Kaka, İslam"ı seçmeden önce birçok kitap okuduğunu belirtti. Kaka yaptığı açıklamada, "Ben Müslüman olmak için doğdum" dedi. Brezilya futbolunun yakın zamanda yetiştirdiği yıldızlardan bir tanesi olan Milanlı Kaka, Brezilya"da genellikle fakir ailelerin çocukları futbolcu olurken Kaka"nın ailesi Brezilya"nın önde gelen ailelerinden birisi.

Kaka kimdir?

Ricardo Izecson dos Santos Leite (bilinen adıyla Kaka) 22 Nisan 1982"de Brezilya"da doğmuştur. Günümüz forvet kriterlerine uygun sürat çalım ve sert şutlarıyla son derece başarılı bir futbolcudur. Brezilya'nın Sao Paolo takımında yıldızı parlayan Kaka, 2003 yılında 8.5 milyon € karşılığında Milan'a transfer olmuştur. Şu anda A.C Milan'da oynamaktadır. Forvetin arkasında merkez orta sahada, ofansif orta saha oyuncusudur. Milan'da 22 numaralı formayı giymektedir. Brezilya milli takımının 2002 Dünya Kupası kadrosunda da yer bulan Kaka 2006 Dünya Kupası'nda da Brezilya milli takımı kadrosunda yer almaktadır.

Kaka şu ana kadar Brezilya milli takımıyla çıktığı 37 maçta 12 gol kaydetmiştir ve ayrıca dünya kulüplerinin de gözüne girmiştir. Bir çok kişi de merak uyandıran Kaka ismi ise küçük kardeşinin küçüklüğünde gerçek ismi olan Ricardo"yu söyleyememesinden dolayı Portekizce"de Ricardo anlamına gelen Caca kelimesini kullanmasından gelmektedir.

Kaynak: http://www.sporaktuel.net/haberDetayMiddle.asp?ID=31614

Eylül 15, 2006

Papa’dan Tehlikeli Yorum

Papa’dan tehlikeli yorum-İslam şiddet içeriyor

       Memleketi Almanya’ya yaptığı ziyarette Müslümanlara diyalog çağrısı yapan Papa 16. Benedict, İslamiyet hakkında ise tehlikeli yorumlarda bulundu.


       Bavyera’da 1969-1977 yılları arasında ilahiyat öğrettiği Regensburg Üniversitesi’nde önceki gün bir konuşma yapan Papa, İslamiyet’in şiddeti haklı çıkardığını ve İslamiyet’te inanılan Allah’ın “kendi sözünü dahi tutmak, bizlere doğruyu vahyetmek zorunda olmadığını” ileri sürdü. Kasım ayında Türkiye’ye ziyarette bulunması beklenen Papa’nın açıklası, Müslümanları üzerken, Alman toplumundaki önyargıları da pekiştirdi. Daha sonra bir açıklama yapan Papalık sözcüsü Federico Lombardi, 16. Benedict’in İslam dinini şiddet dini olarak göstermek istemediğini söyledi. Lambordi, “İslam içinde birçok farklı görüş bulunduğunu biliyoruz, hem şiddet karşıtı hem şiddet yanlısı. Papa, İslam’ı şiddet yanlısı olarak göstermek istemiyor.” dedi. 45 dakikalık konuşmasına Hıristiyanlık ile İslamiyet arasında gördüğü farkları sıralayarak başlayan Papa, İslamiyet’i doğrudan eleştirmekten kaçınırken, Lübnan asıllı Alman Katolik din araştırmacısı Adel Theodore Khoury’nin çalışmalarına atıfta bulundu. Konuşmasında İslamiyet’te inanılan Allah’ın “gayri makul” hareket edebildiğini ileri süren Papa, Hıristiyanlık’taki Tanrı’nın ise insan aklına göre sadece “makul” hareket ettiğini söyledi. Papa’nın Müslümanları bir şiddet dininin mensupları olarak lanse etmesi Alman medyasında görmezden gelinirken, International Herald Tribune gazetesi “Papa, İslami şiddeti kınadı” manşetiyle çıktı.

Ağustos 1, 2006

Görüyoruz..Biliyoruz...



Sahip çıkıyoruz...
Görüyoruz...
Biliyoruz...

AMERİKAN EMPERYALİST DEVLETİ'Nİ VE KANA DOYMAYAN İSRAİL DEVLETİ 'Nİ KINIYORUZ!!!

Haziran 24, 2006

ÇOCUKLAR

Tuğçe Bıyıklı

Kübra Baltacı

Nergis Yavuz
Merhaba ben Nergis YAVUZ!. 24 Şubat 1995 doğumluyum. Üç kız kardeşiz, en küçükleri benim. Burcum balık.
Özelliklerim: duygusal ve çok hassas olmam. Mütevazı olmaya, kalp kırmamaya özen gösteririm. Arkadaşlarımla iyi geçinir, yalandan nefret ederim.
Hobilerim: müzik dinlemek, voleybol, batmington oynamak. Ve bol bol kitap okumak.
Fobilerim: tek başıma kalmaktan, evcil olmayan hayvanlardan korkarım.

Müziğe küçük yaştan beri ilgi duymaktayım. Amatör olarak org, piyano, melodika çalarım. İleride konservatuarda okumayı isterim. Tabi başka bölümlere de ilgi duyuyorum. Bunlar tıp ve endüstri mühendisliği gibi. Şuan Özel Bakırköy Fatih İlköğretim Okulunda okuyorum.MüziK
sevgim burada bana kucağını açtı. İlk önce müzik öğretmenim Hakan Çarptı ve beni Minik Dualar Grubunun abisi Ertuğrul Erkişi, ablası Aslıhan Erkişi ile tanıştıran Leyla Yardımcı öğretmenime çok teşekkür ederim. Benim gibi müziği seven, duaların açtığı yollarda kaybolmak isteyen her sevenime kucak dolusu selamlar.
E. Eslem Sevindik
Fahrettin Esat Aykut
6 eylül 1997 yılında İstanbul’da doğdum. İlkokul 2.sınıfa gidiyorum. En sevdiğim ilahi Sevgili Peygamberim. Ertuğrul abi ve eşi Aslıhan ablaya teşekkürlerimi sunuyorum. Böyle bir projeye imza attıkları için bu grubun içinde olmaktan gurur duyuyorum. Ayrıca babam Hakan Aykut’a çok teşekkür ederim. Onun da bu albüme çok emeği geçti. Boş zamanlarımda kitap okurum, müzik dinlerim ve oyun oynarım. Benimle görüşmek isteyen arkadaşlar için email adresim esatay9@hotmail.com hepinize sevgiler….
Elif Nur Burucu
2.sınıfa gidiyorum, 9 yaşındayım.
Bu grupta olduğumdan dolayı çok mutluyum. Bize bu ilahileri öğreten kişiler Aslıhan ve Ertuğrul Erkişi. Onları çoook seviyorum. Annemin adı Marlena, babamın adı Mehmet. Ağabeylerim ve ablalarım var. İki ablamda çalışıyor. Onların adları Alina ve Özlem. Ağabeylerim okula gidiyor.
Bizi tüm dinleyenler ve izleyenlere sonsuz teşekkürler. Doktorlar sitesinde oturuyorum. Köpeğim var, rötvaydır cinsi. Hoşlandığım ve yapmak istediğim şeyler, yüzmek, kitap okumak, resim yapmak ve bunun gibi şeyler. İstediğim bir şeyi yapmak beni çok mutlu eder.
Yalın Aksöz
5 yaşındayım boyum 1.16 kilom 17,5.
01.01.2001 İstanbul DA doğdum.
En sevdiğim yemekler: Ispanaklı börek, havuç, patates kızartması, domatesçorbası, makarna.
Kral ve Playstation 2 oynamayı çok seviyorum.
Mert Kırımgeri
Doğum tarihim: 7 Eylül 1996
Hoşlandıklarım: Dua okumak, dua okuduğum zaman çok güvenli hissediyorum kendimi.
Sevdiğim renk: Turuncu
Sevdiğim dersler: Matematik, Türkçe, Fen ve Müzik
Gruba Nasıl Katıldım:
6 yaşımda belediyenin düzenlediği Türk Sanat Müziği çocuk korosuna katılmıştım. Orada bir süreliğine eğitim aldım. Şimdiki grup hocamız Aslıhan Erkişi o zamanda benim hocamdı. O nedenle gruba katıldım.
Bu projeyi oluşturan ve grubu kuran Ertuğrul Erkişi abimiz ve hocamız Aslıhan ablayla çalışmak çok keyif ve zevk verici. Grup arkadaşlarımı çok seviyorum. Gruptan çok memnunum, beni izleyen herkese kucak dolusu selamlar.
Ö. Faruk Demirbaş

Yusuf Karaoğlu

Saide Arslan
Adım Saide Arslan. 28 şubat 1995 İstanbul doğumluyum. Mersin ilinin Erdemli ilçesinde yaşıyorum. Sultan Akın İ.Ö. Okulunda okuyorum. Bu projede nasıl yer aldım; bu projede büyük emeği geçen dayım Hakan Aykut sayesinde bu kasette yer aldım. Ertuğrul abi ve eşi Aslıhan abla bir gün dayımlara bu kaseti danışmaya ve bu kasette yer alan çocukları araştırmaya gitmiş. Kardeşim Nezihe’nin sesini denemişler, uygun olmamış. Sonra dayım beni çağırdı benim sesim uygun gelmiş. Ertuğrul abi ve Aslıhan ablaya çok teşekkür ediyorum. Annem lise, babam üniversite mezunu. Ben doğduktan sonra 7 yıl İstanbul’da kalmışım. Ondan sonra anneannemler beni Mersin’e yollamışlar. Biz o zamanlar Mersin’in Kızkalesi kasabasında oturuyorduk. Oradan babam Erdemli’de mağaza açmaya karar verdi ve biz oraya taşındık. Bu albümde emeği geçen herkese teşekkür ederim. Bana e-mail yoluyla ulaşmak isteyenler için: dunyaguzeli33@hotmail.com adresinden ulaşabilirler.


Nisan 21, 2006

Gül Medeniyetinin Müstesna Gülü

Gülü tarife ne hacet ne çiçektir biliriz

   Hilkatin Fâtiha'sı, nübüvvetin hâtimesi, ins ü cinnin peygamberine selamdan sonra,

   Varlık güzeline Gül diyeceğiz biz, Gül çağında ıtırlarını duymak için...

   Beşeriyet bütün zaman ve mekan boyunca Gül'ü bilememenin ve Gül'ü sevememenin ıstırabıyla kıvrandı ve büyük hakikat şu ki başını nereye vursa o Gül'den başka Gül bulamayacak, Gül'ü örnek almadıkça ete kemiğe bürünmüş feryadından kurtulamayacaktır. Eller nakış nakış, desen desen Gül'ü dokur çünki, kağıtlar renk renk, deste deste Gül'ü okur. Gül'ün ıtırlarında bülbüller yaşar aşk ile, ve aşk ile renginin şulesinden pervaneler düşer. Kimin eline değerse Gül, elleri Gül kokar onun. "Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı kurtarır / Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi" der Sezai Karakoç'un ağzından Ka'b b. Züheyr, ve o günden sonra bürdesini giyer Gül'ün. Çelikten büklümler erir Gül'ün yapraklarında.

   "Eğer Gül'ün vasıflarının şerhini devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez." der Mevlana. Lisan ve kalem Gül'ü hakkıyla anlatamaz, bunu herkes bilir. Bilir de Asr-ı Saadet'ten bu yana sayısız kalemler Gül'ü yazar ciltler ve kütüphaneler dolusu; hesaba gelmez lisanlar Gül'ü söyler manzumeler ve şiirler boyu.

   Şimdiye kadar neler söylenmedi Gül hakkında, neler yazılmadı. Yazmakla bitirilemedi ve bitirilemeyecek. Adına na't dediler Gül'ü anlattılar; tazarru dediler, Gül'e iltica ettiler. Siyer dediler hayatını söylediler, şemail dediler vasıflarını sayıp döktüler. Hilye yazdılar yakınlıklarını ifade için, mi'raciye dizdiler şanını tebcil için. Besteler yaptılar Gül terennümünde, İlahiler söylediler Gül deminde. Na'tî diye mahlas kullandılar, divanlar doldurdular; adını anarak başladılar mesnevilere bir bakışına mazhar olmak için. Aherli kağıtlara döküldü bin bir harf düz ve eğik, Gül'ü yazmak için yarıştı gubari ile şikeste ta'lik. Hamdullah'tan Hâmid'e harf başına şükür diye yazdı divitler; Levnî'den Osman'a tel tel renk verdi çivitler. Ne yana baksa Gül'den bir iz görür gözler, ne yöne dönse Gül'ü özler, geceler ve gündüzler. Eşya ve varlık Gül için vardır ve Gül, eşya ve varlık olur serâpâ. Bir milyon adı varsa aşkın, bir eksiğiyle hep Gül'den alır ilhamını. Kağıt, kalem ve kitap... Söz, kelam ve hitap... Her suret ve her şekilde Gül'e mahkum. Nitekim kimiler Gül dediler, ömür boyu Güldüler; kimiler Gül dediler, Gül uğruna öldüler.

   Gül'ü anlatmayan dil ne söyler ki efsaneden başka!.. Gül harflerinden Gül söylemeyen kelimeler gerçeği olmayan isimlerden öte nedir ki?!.. Gül kokusu taşıyan bilgi canda ışık; Gül destesi götürmeyen kervan bedene kuru yüktür.

   Gül hakkında en müstesna sözleri Divan şiiri söylemiştir. Türk şairlere özgü bir tür olan Hilye'lerden siyer kitaplarına; mevlidlerden mi'raciyelere; divanlar ile her türlü mesnevilerin başında Tevhid ve münacaatlardan sonra yer alan na'tlardan düzyazı eserlerdeki hamdele ve salvele bölümlerine varasıya kadar hep "önce Gül" der kalemler. Divan edebiyatının Gül hakkında söyleyecek sözüne hadd ü pâyân mı bulunur? O şairler ki kitapları yahut sözlerinin, en başında O'nun adını anmakla korunabileceğine inanmışlardır. Bir divan şairinin, kendini şair saydırmak, yahut şairliğinin kanıtı olan divanını tertib etmek için yazması gereken şiirlerden biri de Gül hakkında inşad edeceği kasidesidir.

*

   Hz. Peygamber'den bahseden manzumeler belli bir konu sınırlaması içinde düşünülemezler. Risalet, hicret, mucizeler, din yolunda çektiği sıkıntılar, ümmetine va'd ettiği şefaat, özel bir kıssasının anlatımı vs. hep divan şairinin konuları arasındadır. Ancak daha da önemlisi na'tlardır ki divan şairine, Gül'e karşı beslediği duygularını dile getirme fırsatı verir. Beşeriyetin en hayırlısına, varlığın en şereflisine karşı gösterilen bu sevgi ve saygı, şairin dilini ve yolunu aydınlatır hiç farkına varmadan, kelimelerini birdenbire güzelleştiriverir. Bütün divan şiiri ürünleri içinde dilin en güzel ve sanatlı kullanıldığı manzumeler, yalnızca ve yalnızca na'tlardır. Bunun sebebi, şairin içinden geldiği şekilde anlattığı Gül aşkıdır, Gül'e bende olmanın samimiyetinden kaynaklanan sanattır. Allah'a yakınlık bakımından hiç kimse nasıl Efendiler Efendisi'ne ulaşamazsa, şair de peygamberine ulaşma yolunda kimse kendisine ulaşamasın ister. O'nun erdiği makama nasıl kimse erememişse, O'na yol alırken de kimse şaire yetişemesin ister. Bu şiirlerden pek çoğunun özel gün ve gecelerde okunmak üzere bestelenmesi, onların halk tabakaları arasında da Peygamber sevgisini çoğaltıcı eserler olarak yaygınlaşmasını sağlar çünki.

   Evrenin en güzel Gül'üne yazılan müstakil eserler içinde en yaygın okunanı hiç şüphesiz Süleyman Çelebi'nin "Vesîletü'n-Necât (Kurtuluş vesilesi)" adıyla bilinen Mevlid'idir. Bunu Hakanî Mehmed Bey'in Hilye'si (Hz. Peygamber'in suret ve siret güzelliklerinin anlatıldığı eser), sonra da Nâyî Osman Dede'nin Mi'râciye'si izler. Bu üç eser de zamanla musıkî formunda okunmuş ve çağlar boyu geniş halk kitleleri tarafından sevilerek Türk kültürünü yönlendirmiştir. Na'tlar içinde Nazîm'in küçük bir divan oluşturacak kadar çok sayıdaki maznumeleri ile Fuzulî'nin Su Kasidesi, Nabî'nin coşku dolu dizeleri, Şeyh Galib'in müseddes tarzında yazdığı muhteşem eseri, Nef'î'nin "sözüm" redifli kasidesi ilk akla gelebilecek olanlardır. Çok sayıda na't yazdıkları için Na'tî mahlasıyla bilinen Na'tî Mehmed, Na'tî Ahmed ve Na'tî Mustafa efendiler de Gül'e olan aşkı doruğa ulaştıran, fanilerin söyleyebileceği en müstesna sözleri söyleyen şairlerdir. Bu arada değişik şairlerin na'tlarının derlenmesiyle oluşturulmuş Nu'ût-ı Nebeviye mecmualarını da hatırlamak gerekir.

   Na'tların gazel tarzında yazılanları da vardır elbet. Bunlar genellikle vezin yönlendirmesiyle şekil bulan ve 4 mefâîlün kalıbıyla yazılıp "...yâ Rasûlallah" redifiyle sona eren gazellerdir. Bu tür na'tlar içinde Zekâî Mustafa Dede'nin,

Garîk-i bahr-i isyânem şefâat yâ Rasûlallah
Esîr-i nefs-i nâdânem şefâat yâ Rasûlallah

   beytiyle başlayan kısa na'ti gibi manzumeler XVII. yüzyıldan itibaren sıkça görülür. Leyla Hanım'ın,

Alîl-i derd-i isyâne devâsın yâ Rasûlallah
Bize sûy-ı cinâne reh-nümâsın yâ Rasûlallah

   dizeleriyle başlayan na'ti, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey'in,

Ser-i kûyunda kemter hâk-i râhım yâ Rasûlallah
Nesîb-i âsitânındır penâhım yâ Rasûlallah

   ve Musahip Mustafa Paşa'nın,

Hevâ-yı nefse cânım mübtelâdır yâ Rasûlallah
İşim hep çcümleten cürm ü hatâdır yâ Rasûlallah

matlalı gazelleri bu tür na'tların en ünlüleridir. Gazel tarzında olup hakkında menkıbevî rivayetler de bulunan bir şiir de Nabî'nin na'tıdır. Onun hac seyahatinde Medîne'ye varmak üzereyken söylediğine inanılan ve şehre girdiği esnada Mescid-i Nebevî müezzinlerinin hep bir ağızdan kerameten okudukları menkıbevî üslupla anlatılan şiir şu beyitle başlar:

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâdır bu
Nazargâh-ı İlahî'dir makâm-ı Mustafâdır bu

*

   Bütün bunların dışında, Gül'den bir vesile ile bahsedecek olan şair için ilk başvurulacak kaynaklar, mucizelerdir. Efendiler Efendisi'ni hastalıkların devası, cennet yolunun klavuzu, Allah'ın Habîbi olarak gören şair, O'ndaki beşeriyet kadar nebeviyeti de söz konusu etmekten hoşlanır; yüceliğini dile getirmek için sık sık mucizelerden bahseder. Fenâyî'yi dinleyelim mesela:

Et kıyâs parmaklarından mu'cizâtın gayrı bes
Çeşme akdı her birinden eyleyip şakku'l-kamer

   Demek ister ki: "Sen O yüce peygamberin mucizelerindeki ihtişama bak ki, yalnızca parmakları bile her birinden çeşmeler akıttı, ve şehadet parmağıyla ayı ikiye böldü." Hudeybiye'de Ashâb'ın çok susadığı bir anda Efendiler Efendisi son tastaki suya bir elini sokup diğer elinin beş parmağından beş çeşme gibi su akıtmış ve ashab hem abdest alıp hem kana kana içmişlerdir. Keza Mekke müşrikleri kendisinden mucize istedikleri vakit şehadet parmağıyla işaret edip ayı ikiye yarmıştı, hani İslam tarihleri ve siyerlerin şakku'l-kamer diye zikrettikleri mucize. Şair Gül'ün yalnızca parmaklarından sadır olan mucizelerinin bu derece büyük olduğunu, diğerlerine sıra gelirse anlatmaya kelimelerin yetmeyeceğini ancak bu kadar güzel anlatabilir değil mi?!...

   Divan şairi Gül'den bahsedeceği zaman O'nu eşref-i mahlûkât, cihan bağının nadide çiçeği, varlığın evveli ve âhiri, şefaatin kaynağı, mahşer gününün efendisi, ahsen-i takvîm, güzel ahlakın tamamlayıcısı gibi sayısız vasıfları bir anda sıralayıverir. Bütün amaç Gül'den şefaat istemektir ya hani, bunun için sık sık O'ndan bahseden âyetlere ve kudsî hadislere müracaat eder. Bu durumda ayetler genellikle şiirdeki vezin zaruretini de beraberinde getirir ve tamamı yerine bazı ibareler şeklinde zikredilir. "Ahsen-i takvîm, kaabe kavseyn ve ev ednâ, leamrük, lî-maallah, Kâf u Nûn, Tâhâ ve Yasîn, mâ zâğa'l-basar, Sidre ve müntehâ, rahmeten li'l-âlemîn, tarfetü'l-ayn" gibi ibareler bunlardandır. Şu beyit Nesîmî'ye aittir:

Vasfını "Ve'n-Necmi" "Ve'ş-şemsi" "Tebârek" söyledi
Şânına "Tâhâ" vü "Yâsîn" geldi Hak'tan beyyinât

   Hz. peygamber'den bahseden hadisler de zaman zaman divan şairlerinin konuları arasına girer. Bunlardan en ünlü olanı "levlâke levlâk" sırrını taşıyan hadis-i kudsîdir. Bunu "ene efsah" ve "medinetü'l-ilm" gibi ibarelerin geçtiği hadisler takip eder. Beyti Şeyhülislam Yahya'ya söyletelim:

Sana mahsûs lutfudur Hakk'ın
Tâc-ı "Levlâk" u taht-ı "Ev ednâ"

   Gül'ün şanı söz konusu olunca tasavvufî divan şairlerinin en ziyade andıkları kelime "muhabbet"tir. O ünlü beyitte olduğu gibi:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed'siz muhabbetten ne hâsıl

   Ebced geleneği bile Gül hakkında abidevî bir beytin doğmasına kapı aralamıştır:

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir
Anınçün âşıkın zikri "amân"dır yâ Rusûlallah

   "Amân" ile "Muhammed" isminin ebced karşılığı 92 eder. Buradan âşıkın "amân!" diye her haykırışında aslında Hz. Peygamber'i anmak istediğinin söylenmesi ne kadar da şairane bir buluştur. Hezâr gıbta!..

*

   Burada divan şairinin iman cephesinden İslam'ın varlık sebebi olan Gül'e bakışındaki genel kabulleri vermeye çalıştık. Şimdi en başa dönelim ve bir Gül olarak, Gülde bir remz olarak, teri Gül kokan, yüzünde Gül, ağzında gonca görülen Efendiler Efendisi'nden Güle yansıyan ilham dolu birkaç beyit ile sözü tamamlayalım. Böylece bütün Türk coğrafyasını doldurarak bir aşka dönüşen Gül medeniyetinin aslında bir iman ve aşk medeniyeti olduğunu anlayalım.

   Dicle'nin serin yamaçlarında gözyaşlarını ikindi sularına karıştırarak Kıble'ye yönlendiren bağrı yanık şair hasretini anlatıyordu ve o Fuzulî idi:

Suya versin bâğbân Gülzârı zahmet çekmesin
Bir Gül açılmaz yüzün teg verse bin Gülzâre su

   Sultan, rüyalarının sevgilisine Gül rölyefleriyle başı üzre yer vermek için sorgucunu O'nun ayak izinden yaptırıyor ve üzerine şu dizeleri nakşettiriyordu; o dahi Sultan Ahmed idi:

Nola tacım gibi başımda götürsem dâim
Kademi nakşını ol hazret-i şâh-ı rüsülün
Gül-i Gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gülün

   Ve sultanın mürşidi -ki adına Hüdâyî denir- her yüzde Gül'ün aşkını okumaktaydı:

Gül ağlama Gül bize
Ele diken Gül bize
Gül olanın yüzünde
Gül açılır Gül bize

   Ve bugün biz, bir çağa geldik, Gül için feryâdlar çağına:

Güle gûş ettiremez boş yere bülbül inler
Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler

   Şikayet değildir kasdımız Gül'e, cür'etimiz içimizin yanışından. Gülistanlarda savaşlar var bugün Gül'üm ve bülbüllerin kurşuna dizilip kefensiz gömülüyor artık. Hiç bugünkü kadar yakışmadı Kâbe'ne siyahlar ve biz seni hiç bugünkü kadar özlemedik. Varlığa bir Gül ise sebep, kokusundan ya renginden nasıl duralım ayrı.

   Ebedî Gülşeninde tek ayak üzre duracak bir yer de vermez misin bize Gül'üm?!..

 

                                                                                                                  Prof.Dr. İskender PALA 

Nisan 13, 2006

SAHTE MESİH

Sabetay  Sevi (1626 - 1676)

Takiyye esasen lisanımızda önceden mevcut olup son yıllarda tekrar literatürümüze giren bir kelime. Gerçek fikir ve niyetlerini gizleyerek insanlara başka türlü görünme, yani ikiyüzlülük mânâsına kullanılıyor. Ancak bu kelimeye yeniden hayat verenlerin maksadı, dilimize bir kelime daha kazandırmak değildi. İslâm’a ve müslümanlara cepheden saldırmak yerine, önce onlar için bir “marka” icad edip sonra bu kelime üzerinden düşmanlıklarını icra etmeyi düşündüler. Gerektiğinde “Ben İslâm düşmanlığı yapmıyorum, takiyye yapılmasına karşıyım” diyebilmenin rahatlığını kazanmak istiyorlardı. Elbette islâmî görüşü savunanlar arasında üç-beş takiyyeci bulunabilir. Lâkin Türkiye’de bu sıfatı en kâmil mânâsıyla  hakkedenler sabatayistlerdir. Tam üç asırdan fazla bir zaman aramızda Türk ve müslüman gibi görünerek yaşayan, esasında kendi inançlarını gizlice sürdüren, üstelik müslümanların dinlerinden uzaklaşması için her türlü faaliyetten geri kalmayan bir topluluk böyle bir vasfa fazlasıyla lâyıktır. Tabiî hepsini ayni terâzide tartmak da doğru değildir. İçlerinde gerçekten ihtida edenler, asimile olanlar, yeniden kendi dinlerine rücu edenler ve ülkemize faydalı hizmette bulunanlar vardır. Hele hele zeki, kültürlü, tahsilli ve başarılı oluşlarına söylenecek sözümüz olamaz. Bütün mesele kimliklerini saklayıp, müslüman Türk görünümünün avantajıyla büyük mevkiler, servetler, şan ü şöhretler elde edip, bu yolla gizli emellerine vâsıl olmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bir paranoya değildir, bu endişeler dînî fanatizmle izâh edilmemelidir, anti-semitizm suçlaması ucuz bir demogoji olur, ırkçılığın yanına ise hiç yaklaşmayız. Türkiye’de yaşayan “dönmemiş” Yahudilerle hiçbir problemimiz yoktur, hatta onların İslâm’a muhâlif olmaları bile kendi dinlerinin gereği sayılarak geçiştirilebilir. Ancak müslüman Türk sandığımız insanların gizli veya açık din aleyhtarlığı yapmalarını, gayr-i Îslâmî bir hayat tarzını bize dayatmalarını hazmedemeyiz. Türkiye ve Türkler bugün ne haldeyse, sabataycıların bunda güçleri oranında payı vardır. Sabataycılığın esrârı artık çözülmeli, hakikat neyse gözler önüne serilerek, şaibelerden, süphelerden, endişelerden, korkulardan ve suçlamalardan  kurtulmalıyız. Bu kamuflaj ilânihaye sürüp gidemez! Tarihçilerimiz, araştırmacılarımız, ilâhiyatçılarımız bu konular üzerinde incelemeler yapmalı, kitaplar yayınlamalı, konferanslar vermeli ve insanlarımızı aydınlatmalıdırlar. Bizim bu sitede yaptığımız ipuçları ve fikir vermekten ibârettir. Asıl iş konunun uzmanlarına düşmektedir. Selâm, hürmet ve muhabbetler.

:Kardeş Sitemiz:

Tıklayın


:Kardeş Sitemiz:

Tıklayın

Sitemizden memnun musunuz?
Evet
Hayır


Sonuçlar

Bağlantılarım

:Kardeş Sitemiz:

Tıklayın

Blogcu ile yapıldı

Hazırlayan by Mucahid23 © 2005-2007